Toplam Hayvan Varlığımız Son Yıllarda Ciddi Oranda Artmasına Rağmen Et ve Süt Ürünlerini Neden Bu kadar Pahalı?
Türkiye’de
son yıllarda koyun, keçi ve sığır varlığında sayısal artışlar görülmesine
rağmen et ve süt fiyatları düşmediği gibi korkunç bir hızla artıyor. Peki
niçin?
Fiyatların
düşmemesi, hayvancılık sektörünün yalnızca hayvan sayısı üzerinden
değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Hayvansal üretimde sürdürülebilirlik;
üretim maliyetleri, mera varlığı, işletme ölçeği, kırsal nüfusun devamlılığı,
yem bağımlılığı ve üretim sisteminin yapısı ile doğrudan ilişkilidir. Bu
nedenle toplam hayvan varlığındaki artış tek başına sektörün güçlendiği
anlamına gelmemektedir.
Türkiye’de
özellikle küçük ve orta ölçekli aile işletmeleri geleneksel hayvancılık
sisteminin temelini oluşturmaktadır. Bu işletmeler çoğunlukla mera temelli,
düşük girdili ve aile iş gücüne dayanan üretim modeliyle faaliyet
göstermektedir. Ancak son yıllarda kırsaldan kente göçün hızlanması, genç
nüfusun hayvancılığa ilgisinin azalması, çoban sorununun büyümesi ve üretim
maliyetlerinin artması nedeniyle bu işletmelerin sayısında önemli azalmalar
meydana gelmiştir. Aslında bilinenin ve konuyu anlamayanların söylediklerinin
aksine bu küçük ve orta boy işletmeler hayvancılığımızın temel sorunu değildir.
Aksine bu işletmeler hayvancılığımızın bel kemiğidir. Olmazsa olmazıdır. Küçük
ve orta boy üreticinin sistemden çekilmesi, hayvancılık sektörünün daha yoğun
girdiye bağımlı, ekonomik krizlerden aşırı etkilenen ve daha maliyetli bir
yapıya dönüşmesine neden olmaktadır.
Özellikle
ekstansif koyun ve keçi yetiştiriciliğinde meralar üretim maliyetini belirleyen
en önemli unsurlardan biridir. Doğu Anadolu Bölgesinde sığırcılığı da buna
dahil edebiliriz. Meralar yalnızca kaba yem kaynağı değil, aynı zamanda üretim
sisteminin ekonomik sürdürülebilirliğini sağlayan doğal üretim alanlarıdır.
Ancak son yıllarda mera alanlarının azalması, parçalanması, amaç dışı kullanımı,
imara açılması ve aşırı otlatma gibi nedenlerle mera verimliliğinde önemli
kayıplar yaşanmaktadır. Mera ıslahı çalışmalarından da istenilen sonuç
alınamamıştır (bunun nedenlerini başka bir makalede yazarım inşallah). Mera
kaybı sonucunda yetiştiriciler dışarıdan yem temin etmek zorunda kalmakta, bu
durum ise üretim maliyetlerini (özellikle nakliye) ciddi ölçüde artırmaktadır.
Türkiye’de
yem maliyetleri bilindiği üzere toplam hayvancılık giderlerinin büyük bölümünü
oluşturmaktadır. Süt sığırcılığı ve besicilik işletmelerinde toplam maliyetin
yaklaşık %65–75’ini yem giderleri oluşturmaktadır. Yem hammaddelerinde dışa
bağımlılığın yüksek olması nedeniyle döviz kuru artışları da maliyetleri
doğrudan etkilemektedir. Özellikle soya küspesi, mısır ve çeşitli yem katkı
maddelerindeki ithalat bağımlılığı, üretim maliyetlerinin sürekli yükselmesine
neden olmaktadır. Bu durum hayvan sayısındaki artışa rağmen et ve süt
fiyatlarının düşmesini engelleyen faktörlerden biridir.
Diğer
taraftan üretimde yalnızca hayvan sayısı değil, hayvan başına verimlilik de
büyük önem taşımaktadır. Düşük süt verimi, düşük karkas randımanı, yüksek yavru
kayıpları ve yetersiz yemden yararlanma gibi faktörler birim ürün maliyetini
artırmaktadır. Bu nedenle mera kullanılamıyorsa düşük verimli yüksek sayıda
hayvan yerine, daha verimli ama daha az sayıda hayvan içeren ve sürdürülebilir
üretim sistemleri ekonomik açıdan daha avantajlıdır.
Türkiye’de
hayvancılık sektörünün temel sorunlarından biri de üretici
sürdürülebilirliğidir. Özellikle ekonomik kriz dönemlerinde yetiştiricilerin
damızlık dişi hayvanlarını kesime göndermesi kısa vadede et arzını artırsa da
uzun vadede sürü küçülmesine ve üretim kapasitesinin azalmasına neden
olmaktadır. Bu durum ilerleyen yıllarda et ve süt fiyatları üzerinde daha büyük
baskı oluşturmaktadır.
Türkiye’de
hayvansal ürün fiyatlarındaki artışın önemli nedenlerinden biri de üretici ile
tüketici arasındaki pazarlama zincirinin uzun ve parçalı yapısıdır. Birçok
bölgede üretici sütünü, kuzusunu, oğlağını veya besi hayvanını doğrudan
pazarlayamamakta, ürünler çok sayıda aracı, komisyoncu, tüccar, toplayıcı ve
dağıtım halkasından geçerek tüketiciye ulaşmaktadır. Bu süreçte ürünün
üreticiden çıkış fiyatı ile market raf fiyatı arasında ciddi farklar
oluşmaktadır. Çoğu zaman üretici düşük fiyata satış yapmak zorunda kalırken,
tüketici aynı ürünü oldukça yüksek fiyatlarla satın almaktadır. Bu durum
hayvancılık sektöründe hem üreticiyi hem de tüketiciyi olumsuz etkileyen
yapısal bir probleme dönüşmektedir.
Özellikle
küçük ve orta ölçekli aile işletmeleri pazarlama gücü bakımından büyük
işletmelere göre daha dezavantajlı durumdadır. Üreticiler çoğu zaman ürünlerini
depolayabilecek altyapıya, soğuk zincir sistemine, işleme tesisine, markalaşma
kapasitesine ve doğrudan pazarlama ağına sahip değildir. Bu nedenle ürünlerini
hızlı şekilde elden çıkarmak zorunda kalmakta ve fiyat belirleme gücünü büyük
ölçüde kaybetmektedir. Aracı sisteminin güçlenmesi de büyük ölçüde bu durumdan
kaynaklanmaktadır.
Türkiye’de
kooperatifleşme ve üretici örgütlenmesi uzun yıllardır istenilen seviyeye
ulaşamamıştır. Oysa gelişmiş hayvancılık sistemlerinde üretici yalnızca ham
madde üreten kişi değil, aynı zamanda ürünü işleyen, paketleyen, markalaştıran,
pazarlayan ve hatta ihracat yapan ekonomik yapının aktif bir parçasıdır. Birçok
Avrupa ülkesinde süt ve et sektöründe üretici kooperatifleri oldukça güçlüdür.
Bu kooperatifler yem temini, veteriner hizmetleri, ürün işleme, lojistik, soğuk
zincir, marketleşme ve ihracat gibi süreçleri organize ederek üreticinin
pazardaki gücünü artırmaktadır. Böylece üretici elde edilen katma değerden daha
fazla pay almakta, tüketici fiyatları da daha dengeli oluşabilmektedir.
Türkiye’de
ise birçok küçük üretici yalnızca ham ürün sağlayıcısı konumunda kalmaktadır.
Örneğin süt üreten bir yetiştirici çoğu zaman ürününü işleyememekte,
markalaştıramamakta ve doğrudan satış yapamamaktadır. Benzer şekilde küçükbaş
yetiştiricileri de çoğunlukla canlı hayvan satışıyla sınırlı kalmakta; karkas
işleme, paketleme veya doğrudan tüketiciye erişim konusunda yeterli ekonomik ve
kurumsal güce sahip olamamaktadır.
Bu
durum sektörün en önemli çelişkilerinden birini ortaya çıkarmaktadır. Üretici
düşük kazanç elde ederken tüketici yüksek fiyat ödemektedir. Aradaki fark ise
çoğu zaman pazarlama zinciri boyunca oluşan maliyetler, aracılık sistemi ve
katma değerin üretici dışındaki halkalarda toplanmasından kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla
Türkiye’de hayvansal üretimdeki pahalılığın temel nedenlerinden biri yalnızca
üretim maliyetleri değildir. Üretimden tüketime kadar uzanan zincirde fazla
sayıda aracı bulunması, üreticinin örgütsüz yapısı, kooperatifleşmenin
zayıflığı, üreticinin sanayileşememesi ve doğrudan pazarlama kanallarının
yetersizliği fiyat artışlarının en önemli yapısal nedenleri arasında yer
almaktadır. Bu nedenle sürdürülebilir bir hayvancılık politikası için yalnızca
üretim miktarını artırmak yeterli değildir. Aynı zamanda güçlü üretici
kooperatiflerinin oluşturulması, üreticinin işleme ve pazarlama süreçlerine
katılması, yerel markalaşmanın desteklenmesi, doğrudan üretici–tüketici
bağlantılarının geliştirilmesi ve küçük işletmelerin ekonomik örgütlenmesinin
güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Aksi halde üretici düşük gelir elde
etmeye devam edecek, tüketici ise yüksek fiyatlarla karşı karşıya kalacaktır.
Hayvancılık
sektörünün en önemli sorunlarından biri de üretimin giderek daha zor, daha
maliyetli ve daha sürdürülemez hale gelmesidir. Özellikle küçükbaş hayvancılık;
sürekli emek isteyen, tatili olmayan, iklim koşullarına doğrudan bağlı ve
yüksek fiziksel yük içeren bir üretim biçimidir. Çoban sorununun büyümesi, genç
nüfusun hayvancılığa ilgi duymaması ve köyden kente göçün hızlanması sektörde
ciddi iş gücü problemleri ortaya çıkarmaktadır. Buna rağmen üreticinin çoğu
zaman emeğinin karşılığını yeterince alamaması, birçok yetiştiricinin
hayvancılığı bırakmasına neden olmaktadır. Özellikle küçük ve orta ölçekli aile
işletmeleri ekonomik baskılar altında üretimden çekilirken, kırsal yaşam
kültürü ve mera temelli üretim sistemi de giderek zayıflamaktadır. Bu durum
yalnızca üretim miktarını değil, hayvancılığın uzun vadeli sürdürülebilirliğini
de tehdit etmektedir.
Peki
madem böyle sorunlar var da hayvan sayısı neden artıyor ?
Aslında
artıyor görünüyor. Fakat istatistikleri doğru kabul edelim biz. O zaman şöyle izah
edeyim; bütün bu sorunlara rağmen Türkiye’de bazı dönemlerde hayvan sayılarında
artış görülmesinin temel nedeni sektörün yapısal olarak güçlenmesinden çok,
kısa vadeli arz açığını kapatmaya yönelik politikalar ve destekleme
uygulamalarıdır. Özellikle kırmızı et ihtiyacının artması, küçükbaş destekleri,
damızlık teşvikleri, kredi uygulamaları ve belirli dönemlerde uygulanan hayvan
ithalatları toplam hayvan varlığının sayısal olarak büyümesine katkı
sağlamıştır. Bunun yanında bazı işletmelerin sürü büyütmeye yönelmesi ve kayıt
sistemlerinin gelişmesi de resmi hayvan sayılarında artış oluşturmuştur. Ancak
hayvan sayısındaki bu artış her zaman üretim sisteminin sürdürülebilir olduğu
anlamına gelmemektedir. Çünkü aynı dönemde küçük üretici sayısı azalabilmekte,
mera alanları daralabilmekte ve üretim daha yüksek maliyetli hale
gelebilmektedir. Bu nedenle yalnızca toplam hayvan varlığına bakılarak sektörün
gerçek durumu tam olarak değerlendirilemez.
Ama
yukarıda yazdıklarım yine de sonuçlardır. Gelelim asıl soruna ya da temel
sebebe; Türkiye’de hayvancılık sektöründe uzun yıllardır çeşitli destekleme
programları, ithalat politikaları, teşvik uygulamaları ve proje bazlı
çalışmalar yürütülmesine rağmen sürdürülebilir, uzun vadeli ve bütüncül bir
hayvan ıslahı ve hayvansal üretim politikasının tam anlamıyla
oluşturulabildiğini söylemek güçtür. Uygulamalar çoğu zaman kısa vadeli arz
sorunlarını çözmeye yönelik olmuş, sektörün yapısal problemlerini kalıcı şekilde
dönüştürecek stratejik planlamalar yeterince sürdürülememiştir.
Özellikle
hayvan ıslahı konusunda Türkiye’de belirli dönemlerde önemli çalışmalar
yapılmış olsa da bu çalışmalar çoğu zaman ülke genelinde istikrarlı ve uzun
vadeli bir üretim modeline dönüştürülememiştir. Birçok bölgede çevre koşulları,
mera yapısı, iklim özellikleri ve yetiştirici kültürü dikkate alınmadan
uygulanan yüksek verimli kültür ırkı odaklı politikalar, özellikle ekstansif
yetiştiricilik yapılan alanlarda sürdürülebilir sonuçlar vermemiştir. Oysa
hayvan ıslahı yalnızca süt veya et verimini artırmaya yönelik bir süreç değil;
aynı zamanda adaptasyon yeteneği, hastalıklara dayanıklılık, sıcaklık stresine
tolerans, mera koşullarından yararlanabilme kapasitesi, üreme başarısı ve uzun
ömürlülük gibi özellikleri de kapsayan çok yönlü bir yaklaşımdır.
Türkiye’de
uzun yıllar boyunca yerli genetik kaynakların korunması ve geliştirilmesi
yerine çoğu zaman hızlı verim artışı hedeflenmiş, bunun sonucunda bazı
bölgelerde çevre koşullarına tam uyum sağlayamayan üretim modelleri ortaya
çıkmıştır. Özellikle küçükbaş hayvancılıkta yerli genotiplerin adaptasyon gücü
yeterince değerlendirilememiş, mera temelli sistemler ikinci plana itilmiştir.
Halbuki Anadolu’nun farklı ekolojik bölgelerinde yüzyıllar boyunca şekillenmiş
yerli koyun ve keçi genotipleri; kuraklık, yetersiz yem koşulları, engebeli
arazi yapısı ve hastalık baskısı gibi çevresel zorluklara karşı önemli
adaptasyon özellikleri geliştirmiştir.
Bunun
yanında üretim planlamasının yetersiz olması da sektörün kırılganlığını
artırmaktadır. Hangi bölgede hangi üretim modelinin destekleneceği, hangi
genotiplerin hangi çevre koşullarında daha sürdürülebilir olduğu ve mera
varlığı ile hayvan varlığı arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı konusunda
bütüncül bir yaklaşımın eksik olduğu görülmektedir. Bu durum bazı dönemlerde
arz fazlası, bazı dönemlerde ise ciddi üretim açıkları oluşmasına neden
olmaktadır.
Türkiye’de
hayvancılık sektörünün en önemli sorunlarından biri de politikaların sık
değişmesi ve uzun vadeli güven ortamının oluşmamasıdır. Yetiştiriciler üretim
kararlarını yıllık değil, çoğu zaman nesiller boyunca şekillenen sistemler
üzerinden vermektedir. Ancak sık değişen destekleme politikaları, ithalat
uygulamaları ve ekonomik belirsizlikler üreticinin geleceğe yönelik planlama
yapmasını zorlaştırmaktadır. Bu durum özellikle genç nüfusun hayvancılık
sektöründen uzaklaşmasına neden olmaktadır.
Sonuç
olarak Türkiye’de hayvancılık sektörünün temel sorunu yalnızca hayvan sayısı
değildir. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin azalması, mera alanlarının kaybı,
yem ve üretim maliyetlerinin artması, üreticinin örgütsüz yapısı ve pazarlama
zincirindeki aracılık sistemi sektörün en büyük yapısal problemleri arasında
yer almaktadır. Üretici düşük kazanç elde ederken tüketici yüksek fiyat
ödemekte, katma değer ise çoğu zaman üretici dışındaki halkalarda
toplanmaktadır. Ayrıca uzun vadeli ve sürdürülebilir bir hayvan ıslahı ve
üretim politikasının eksikliği sektörün kırılganlığını daha da artırmaktadır.
Türkiye’de sürdürülebilir hayvancılık için yalnızca hayvan sayısını artırmak
değil; merayı, üreticiyi, yerli genetik kaynakları ve kırsal yaşamı koruyan
bütüncül bir üretim modelinin oluşturulması gerekmektedir.
Tolga Tanolcay






Yorumlar
Yorum Gönder